13 Şubat 2010 Cumartesi

Londra Notları 1: Düzen, Düzene Karşı...








Biz “ikibuçuğuncu dünyalılar” için “birinci dünya”nın bütün mitleri, kuşkusuz derin bir aşağılık kompleksi ile örülüdür. Küçüklüğümüzden itibaren yüz yüze geldiğimiz her sıkıntıda hasbelkader “evrupa” görmüş, görmemişse okumuş, okumamışsa dinlemiş, dinlememişse doğuştan o kültürü özümsemiş büyüklerimizden içimizi müthiş rahatlatan karşılaştırma cümleleri duymaya alışığızdır. “Adamlar yapmış abi”den tutun, “orda öyle mi ya, medeniyet kardeşim, başka bir şey”lere uzanan bir dizi ifadeyi belki duymayanımız yoktur.
Şehr-i Londra’ya adım attığımda, kulağımda artık silinmez bir yer etmiş o “medeni dünya”yı bir de dünya gözüyle görecek olmanın merakını ve haklı gururunu taşıyor olmam boşuna değildi. Artık “evropa görmüş” sınıfa dahil olacak, gelecek kuşaklara aktarmak üzere bir sürü karşılaştırmalı cümleyi heybeme doldurup dönecektim. Kimbilir, yeni, en yeni kuşak Tanzimatçı, yani “Jönjön Türk” olarak yetişecek, “etkili burun kıvırma teknikleri/kompleksliyim mutluyum” kitaplarıyla “bestseller(çok sattırılmak üzere piyasaya sürülmüş reklam abidelerinin kısaltılmışı)” olacaktım.
Kafamdaki “İngiliz” imajını tahmin etmek zor değil; hepimizde aşağı yukarı aynıdır: Düzenli, dakik, soğuk, kuralcı, tekdüze hayat. Bu imaj, Londra’daki ilk günlerimde kısmen yıkıldı, kısmen pekişti. Düzen, dakiklik ve kurallar konusunda evet, pekişti; insanlar ve hayatın akışı konusunda fark var.
Londra, iç içe daireler şeklinde bölgelere ayrılmış(Zone 1-9). Birinci bölge, şehrin tarihi merkezi; hayat, gezilip görülecek yerler, eğlence, kültür vs. ağırlıkla orada. İkinci bölge, hayatın hala renkli devam ettiği ama şehrin çehresinin de değişmeye başladığı yerleri kapsıyor. Üçüncü bölgeden itibaren meskun mahaller ağırlıkta; bölgeler yer yer etnik isimler bürünebiliyor: Bir mahalle Türkler’in, biri Hintlilerin, biri Bangladeşlilerin, bir bölge Siyahilerin vs… Dördüncü bölge ve sonrası, giderek varoşlaşıyor ve altıncı bölgeden sonra artık banliyö ya da şehir dışı semtlere geçiliyor.
Şehirde ilk günlerim ağırlıkla Birinci Bölge’de geçti. Haliyle, şehrin en parlak, en ışıltılı, en güzel, en düzenli yanıyla tanıştım önce. Yavaş ve sorunsuz işleyen trafik, örümcek ağı gibi metro sistemi, korumalı bölgeler, yaya önceliği, geniş kaldırımlar, insana kocaman bir açık müzede geziyormuş hissi veren binalar, tarih, mimari, canlı hayat, parlak ışıklar, metro girişlerinde sokak çalgıcıları, renkli insan kalabalığı ile ışıl ışıl bir “dünya şehri”.
Kurallar var, düzen var ve bunlara genelde uyuluyor. Metro istasyonlarında “soldan gidin” yazıyor ve herkes soldan gitmeye çalışıyor. Elektrikli merdivenlerde yürümeyenlere “sağda durun” uyarısı var. Herkes sağda duruyor. Trafikte çizgiler aşılmıyor, otobüs duraklarının hepsinin önü kırmızıya boyanmış, iki otobüs sığacak kadar alan var ve orada arabalar durmuyor. Her trafik lambasının önünde, köşe başlarında, yol ağızlarında yere “sağa bak, sola bak” diye not yazılmış. Metronun her durağında inerken ve binerken “mind the gap mind the gap” diye bağırıyorlar; boşluklara dikkat edin, düşmeyin, kolunuzu bacağınızı kırmayın… Her istasyon girişinde ücretsiz gazete dağıtılıyor; haliyle bütün yolcular “okuyucu”. İnsanların elinden gazete-kitap eksik olmuyor. Metro çıkışı asansörlerin “operatörleri” var; giriş çıkışı, kapı açılıp kapanmasını vs. yürütüyorlar. Şöyle dıştan bakınca hoş; belediye her ayrıntıyı düşünmüş diyor insan.
Ama gelin bir de benim gibi her şeye tersinden bakmaya meraklı “kılçık”lara sorun, neler görüyor arka planda… Her şeyin bu kadar “düşünülmüş” olması, insanları bir yerde hiçleştiriyor. Belki abartılı bir yaklaşım ama, esnek olmayı, pratik karar vermeyi, yaratıcılığı, heyecanı, bir yerde düşünmeyi öldürüyor bu düzen. Başarılı kapitalizmin tipik hastalığı yani: Belki rahat ama küçülmüş, silik, yabancılaşmış, hiçleşen insanlar!
Şehrin merkezinde mimari, yol düzeni, yerleşim, trafik … her şey kusursuz görülüyor. Ama biraz “kenar”lara açılınca, o şatafat yerini sıradan bir hayat telaşına bırakıyor. Evet, ana hatlarda bir metroyu en fazla iki dakika bekliyorsunuz, bazen arka arkaya geliyorlar; ama sabah işe gidiş ve öğleden sonra iş dönüşü saatlerinde belli duraklardan metroya binmek hayal. En az dört beş tane geçiyor; bir iki kişi ancak binebiliyor. Sıra size gelince araya sıkışıp gidiyorsunuz. İçerde boşluklar var mı? Var… Ama gazetelerine gömüşmüş insancıklar başkalarının da metroya binebileceği ihtimalini hep unutuyorlar. Otobüs duraklarında hangi otobüsün kaç dakikada geleceği yazıyor ve genelde dakikasında da geliyor otobüsler. Ama otobüs birazcık dolu oldu mu, sürücüler durakta kapıları açmıyor, binemiyorsunuz. Belki en az on kişi daha binebilir; çokça boşluk var… Ama “kuralları” uyguluyor sürücü, yağmur-kar olsa bile. Metro duraklarındaki kırk elli kişilik asansörlere binenler “operatörün talimatları” gereği dümdüz diğer kapıya doğru ilerleyip arkaları asansöre dönük şekilde “nizami” duruyorlar. Kimse yan dönmüyor mesela, kimse yana-arkaya bakmıyor neredeyse. Robot gibi binip robot gibi iniyorlar.
Örnekler çoğaltılabilir. Çoğuna abartılı da gelebilir bu yaklaşım. Ama bu basit örneklerden şuraya varmak mümkün: Hüseyin Akoğlu’nun kısa filmindeki gibi “her şeyin yolunda” olduğuna inanan, düzen içinde, hepsi birer Trumanlaşmış insancıklar yığınına dönüşüyor bu topluluk zamanla. Bu rahatlık, her şeyi düşünülmüş ve yolunda oluşu, insanları dış dünyaya karşı körleştiriyor, sağırlaştırıyor, aptallaştırıyor da. Burada doğup büyüyen biri için başka ülkelerde olup bitenlerin tuhaf, anlaşılması güç, masalsı ya da saçma gelmemesi işten değil. Tipik “zengin ve tutucu” aymazlığı içinde, en büyük korkuları düzenin değişmesi oluyor haliyle. Alışık olmadıkları bir durumla karşı karşıya gelince de afallıyorlar.
Şu, düzenin dışına çıkma durumları ile dış dünya aymazlığı meseleleri önemli. Ama bunları bir başka yazıda, bir başka çerçeveden ayrıntılı ele alalım.
Şimdilik özet niyetine şu söylenebilir: Dünyanın her köşesinde olduğu gibi, burada da bir döngü var. Hayat, iki yüzüyle devam ediyor. Belki her yerde nasılsa öyle; ambalajı ve içeriğiyle.Ambalaj, çok parlak, ışıltılı, güzel işlenmiş, albenili ve pahalı. İçerik ise, basit: Biraz canlı, biraz sıkıcı, biraz tekdüze, biraz renkli… Tipik bir metropol. En dikkat çeken yanı “düzen” ise, bir o kadar göze çarpan o “düzene karşı” oluşan iç düzen… Gün içinde tekdüzeliğin sıkıcılığına gömülen insanların akşamları “düzen”e nasıl ayak dirediklerini, pub’larda, otobüslerde, duraklarda, yollarda nasıl “gerçek hayat”ın çığlığını attıklarını görmek şaşırtıcı değil. Hepsi birer Truman evet ve filmin sonunda hepsi o stüdyonun duvarlarını yırtmak için kendilerini içkiye, eğlenceye ve düzensizliğe vuruyorlar. Düzen, hava kararınca düzenin karşısına geçiyor ve “insan” olmak istediğini haykırıyor adeta. Şu an için tek sıkıntı, insanların ertesi sabah gene düzene kapılıyor olmaları; gönlümden geçen ise, bir gün tümden bu “düzen”e başkaldırıp gerçekten insanca bir yaşamın izini sürmeleri… Benim, sizin, hepimizin… Bütün insanlık adına, zannımca tek çıkış yolu, en yakıcı ihtiyaç budur…




cs, ocak '10, londra.



10 Şubat 2010 Çarşamba

nevruza hazırlık

gece gece,yine sıkkın buhran içerisinde,beni şu sayfaya adam akıllı bir şeyler yazmaktan uzun süredir alıkoyan,ilkin titretmiş sonra zamanla ağırlaşıp üstümden geçmiş,şimdilerde ise bu ezilmişliğe alışmış bir ruh hali içerisindeyken,televizyonda karşıma çıkan bir kaç kare görüntü...özünde alaycı bir anlatımın parçası olsa da,bütününün anlamı zerre umrumda değil!zaten televizyondaki hiç birşey de umrumda değil,ne yapıyorlar,ne ediyorlar bana ne!ne bok yerlerse yesinler!neyse efendim ünlemle biten daha fazla cümle kurmadan sakinleşeyim.
ne diyordum?ha evet,gözüme ilişen bir kaç kare...çöl,kızgın güneş,sıcak rüzgar...ve bunlar yetiyor zihnimin arka odalarından birinin kapısını açmaya.içeriden bir ses bağırıyor "susuzluk!".akabinde bu çağrışım fiziksel etkisini gösteriyor kuruyan ağzımla.kalkıp su alıp geleyim diyorum ama deniz,nehir,göl yani bol suyu çağrıştıracak bir görüntü aramayı tercih ediyorum koca götümün yerçekimiyle munakaşasındansa.ancak gerek kalmadan görüntü bulmama zaten aklım geriye kayıyor,unutuyorum susuzluğumu.kapatıp sımsıkı gözlerimi aklımın içine sırtüstü yuvarlanıveriyorum.karanlık...sıcak yada soğuk anlayamadığım bir hava.bir an için ter basacak gibi oluyor,kavrulduğumu hissediyorum ama sonra birden bana lise yıllarımdaki ankara sabahlarını hatırlatan bir ayaz.bedenimin tümü gibi titremekle titrememek arasında kararsız kalmış gözkapaklarımı ağır ağır aralıyorum.aklımın içinde nasıl aklımda kelimeler belirir bilemem ama oluyor.ve garip,belirir belirmez dudaklarımın arasından özgürlüğe kavuşuyor kelimeler,durduramıyorum.duyamıyorum, gözlerimin önünde beliriyor ağzımdan çıkan kelime.havada asılı "kuru" sözcüğüne dokunuyorum.tanımladığı şey gibi kuruyup rüzgarla uçuşup gidiyor...benzeştiriyorum sadece gerçek olanlarla gördüklerimi.yoksa ne kuru,kuru;ne de rüzgar,rüzgar.
sonra bir an bir ses duyuyorum.ardıma dönüyorum eski türk filmlerinden klasik bir sahnenin içindeymişim gibi geliyor.arabesk'teki çöl sahnesi geliyor aklıma ve istemeden kıkırdıyorum.bunu da tutamıyorum.koca,uçsuz bucaksız çölde yankılanıyor sesim.puff!
yanı başımda bir adam peydahlanıyor.kadife pantolonu,kazağı,kaşe montu,eldiveni,beresi,atkısı tastamam kışlık kıyafetleriyle çölün ortasında ortaya çıkıyor.bana mı güldün diyor,hayır diyorum.yalan söyleme diyor,istesem de söyleyemem diyorum,kelimeler ağzımdan kaçıp gidiyor.tamam diyor ve yine puf!
onun ortadan kaybolmasıyla ben de kendimi bir caddede buluyorum.ayak parmaklarımın ucunda yükselip insan selinin üstünden bakıyorum,istiklal'in galatasaray'a uzanan ucunu görüyorum.dönüp arkama bakıyorum,az ilerde solda ssk işhanı onunda ilerisinde ne heykeli olduğunu yıllardır çözemediğim heykeli görüyorum.sakarya caddesinin balıkla karışmış çiçek kokusunu soluyorum.ardından sesler!önce sağ tarafımdan geliyor,dönüyorum az evvel ki adama benzeyen yüzlerce kişi üstüme geliyor.dönüp kaçacak oluyorum bu kez istiklalde üzerime doğru geliyorlar.sıkışıyorum.başım ellerimin arasında kapaklanıyorum.sesler yaklaşıyor,korkum büyüyor.puff!
sessizlik...tekrar çöldeyim.az ötemde bir adam yarı emekler,yarı sürünür halde ilerlemeye çalışıyor.biraz su diyorum,zihnim beni kırmıyor.su şişesini ayaklarımın dibinden alıp hızla adamın yanına gidiyorum.al diyorum iç.önce suya sonra bana bakıyor.istediğim su değil diyor ve dönüp ilerlemeye devam ediyor.ne öyleyse istediğin,ne istiyorsunuz diye bağırıyorum.bir puf daha!
karanlık bir odada ellerim,ayaklarım bağlı oturuyorum.hareket şansım yok.şaşkınlığımı atamadan önümdeki karanlıkta bir çerçeve beliriyor.zihnimin kayıt odasında olduğumu anlıyorum.önümden akıp giden onlarca,yüzlerce bana ait olduğunu öğrendiğim anı.sonra çerçeve giderek genişliyor ve ayaklarıma dek uzanıyor.artık dışarıdan izlemiyorum.ellerim ve ayaklarım özgür kalıyor.oturduğum yerden kalkıp bir adımla dalıyorum çocukluğuma.hayal meyal hatırladığım ben doğduktan biraz sonra taşındığımız evin mahallesi.insan ömrünün en güzel yıllarının kendime ait olan kısmını geçirdiğim yer.biri küt saçlı diğeri beline varan saçlarıyla iki kız gelincik topluyor.kendimi arıyorum istemsizce.ama yokum bulamıyorum.halbuse ablalarımın yanında olmam gerekirdi.bunu anıyı unutmamıştım.
eğiliyorum,küçükken dünyanın en güzel çiçeği dediğim gelinciklerden birini kökünden söküp soğanını koparıyorum.puff!
ilk sahnedeyim hava aynı,rüzgar aynı,kuru toprak,kuru ağaç aynı...çıkarıyorum gelincik soğanını.eşeliyorum toprağı biraz,özenle yerleştiriyorum soğanı içine ve tekrar örtüyorum üstünü.biraz su diyorum,zihnim yine kırmıyor beni.ayaklarımın dibinde beliren suyla cansuyunu veriyorum çiçeğimin.ıslanan toprak griden olması gerekene koyu kahverengiye dönüyor...

tekel işçisinin daha sıcak tutan battaniyeye,çaya,çorbaya ihtiyacı yok!
onların,onlar gibi umuduna can vermiş,onların yanında olan insanlara ihtiyacı var...

güzel günler için,güneşli günler için,
umutla...

Coshua


4 Şubat 2010 Perşembe

onlar üzerine...



- Nasıl soğuk mu oralar_?
--Yok valla sizin oralardan daha sıcak..
- Nasıl olur_? -12 derece dediler haberlerde..
-- Bakma sen onlara, der onlar..
- Ne zaman gelirsin_?
-- Burda olmanı isterdim, dünyanın en sıcak yeri burası şimdi, herkes bir arada.. Herkes bize destek olmak için akın ediyor Ankara'ya.. Bilirsin zaten; bir askerlik için çıktım memleketten, bir de şimdi işte.. Meğer bizim bildiğimiz gibi değilmiş herşey. daha önce adını duyunca yere tüküreceğin, lanet edeceğin gruplar tüm gün yanımızda.. adam olmaz dediğin gençler her gün çadırlarda, hatta gece bile.. Geçen geldi iki tanesi, görsen gece boyunca ayrılmadılar yanımızdan, tartıştık, güldük, hüzünlendik, dakka başı aynı namussuzun adını andık.. 45. gündü sanırım, gına geldi ya hani aynı şeyleri konuşmaktan, bambaşka bir hal aldı artık burası.. olay, gelecek ay ne kadar maaş alacağımız, iş koşullarımızın nasıl olacağı değil artık; değişti olay.. İnsan ne kudretli yaratıkmış meğer; meğer ne kudretliymişim de, ne haklıymışım da bunu anlamak için neden -12 derecesine yandığımın Ankara'sına sığındım, onu anlamadım.. Olay değişti dedim ya, değişir elbet.. Çocuğu ölmüş adamın memlekette, bırakmadı burayı, gözyaşını hapsetti içine! Babası ölmüş kadının İzmir'de, sebebi kadına yüklediler hem de, vazgeçmedi, matemini babasını öldürdüğü yerde yaşamayı tercih etti!
Gelmemi istiyorsun, istersin elbet. Sen; görmedin, yaşamadın, hissetmedin buraları, gözlerin dumanla yanmadı, burnun isle dolmadı, üstün başın kokmadı, göğsünü haklılığın o sımsıcak havası sarmadı! İstersin elbet, istersin ama ölmek var dönmek yok dedik gayrı.. desem de, o lafı geçtik artık, olay değişti dedim ya, asıl demem o zaten.. ölümün de ötesinde "böyle gitmez" denilebileceğini gösterdik, esas olan da bu değil miydi zaten_?
Şimdi sen gel diyorsun ya, içim yanıyor.. hasretinizle de elbet, ama asıl içimi yakan; bunca emekten sonra boynu bükük halde yanınıza dönme düşüncesi.. Ne demektir bilir misin bu_? İnsana olan inancın yok olması demektir.. Emeğe karşı saygının bitmesi demektir.. Bunca emekle, bunca sabırla, bunca haklılık ve bunca inançla bu kadar zaman dayanıp bir o kadar eli boş dönmektir eve.. Dönemem dedim diye üzülme, asıl 'dönme!" demesi gereken sensin bu süreçte.. zaten 'bırak, dön' demezsin ya, benimki de laf işte..
Oysa kaç kişiydik başladığımızda. Bak, yarın yüzbinlere vuruyoruz! Genel grev var yurdun her tarafında.. Artık biliyor ki insanlık; geleceği bugünde! dünkü korkuları yendik artık, bugünün gerçekliğiyle yarınımızı düşünür olduk. Ve anladık ki, anladık ki işçi, emekçi ve daha ziyadesinde insan olarak hepimiz; bugün tepkisiz kalırsak yarın tüm tepkileri alacağız üzerimize! Ve zaten bugün tepkisiz kalırsak yarınımızın olmayacağını anladık. Bugün bizi yalnız bırakanların, yarın yapayalnız kalacaklarını bildikleri bugün de, utançla değil, onurla yaşadığımızı gösterdik bacasız sobaların çevresinde!
Gel diyorsun ya şimdi; gelemem be annem. Gelirsem yarınsızlığımla gelmiş olurum, aksi takdirde yarınımı kazanmış olurum...

haseyn...

3 Şubat 2010 Çarşamba

İnsan Kardeşim

Sen hayata gözlerini yeni açmış şaşkın bakınırken etrafına, kulağına ismini fısıldadılar insan kardeşim. Benimse fısıldayacak başka cümlelerim vardı. Bu göndereni belli olsa da, alıcısı olmayan mektubun muhatabı sensin bir karış boyunla.

Sana tertemiz bir dünya sunulmayacak kardeşim, gel birbirimize dürüst olalım. Romantik cümlelerle gelişini kutlamaktansa geldiğin yerde seni bekleyenlerden bahsedelim. Kirli dünyamızın kirlenmiş insanlığından mesela... Nitekim en çok onlar üzecek seni, en çok onları anlamaya çalışacaksın.

İnsanlar tanıyacaksın benim güzel kardeşim, seveceksin onları, sıfatlar takacaksın. Dost diyeceksin, sevgili diyeceksin, canım diyeceksin. Öyle anlamlar yükleyeceksin ki onlara, en ufacık ayıbı yakıştıramayacaksın. İnanamayacaksın seni üzebileceklerine. Ya benimdir yanlış anlayan, ya da böyle şeyler hiç olmadı ben rüya gördüm diyeceksin. Hep inkâr edeceksin olanları, her şeyin bir açıklaması olmalı diyeceksin. Ama sonra öyle kırılacak ki kalbin, sen bile aklayamayacaksın onları zihninde. Onlar için en özenli kelimeleri bir araya getirerek kurduğun bütün cümleler birer yaraya dönüşecek ruhunda. Sen de yaşayacaksın bunları tıpkı senden öncekiler gibi. Kaçarı yok, el mahkûm…

Çok haşmetli yalanlara inandıracaksın kendini benim canım kardeşim. Öyle de aşkla inanacaksın ki o yalanlara… Çünkü o kadar güzel yalanlar ki onlar, sen de inanacaksın tıpkı senden önceki herkesin yaptığı gibi. Anlayamayacaksın kendini kandırdığını ya da kandırıldığını. Sonra bir gün uyandıracaklar o güzel hülyalardan seni. Meğer hepsi kendimi inandırdığım yalanlarımmış diyeceksin. Üzüleceksin kardeşim tıpkı hepimiz gibi.

Kendince anlamlar yüklediğin kelimelerin, kutsalların olacak senin de benim güzel kardeşim. Öyle inançla korumaya çalışacaksın ki onları, o kadar güçlü hissedeceksin ki kendini, hiç kimse yanına bile yaklaşamayacak kutsallarının sanacaksın. Ama elleri senin kutsallarına da yetişecek, sen de ağlayacaksın.

Kalbin kırılacak kardeşim ama senin de kırdığın kalpler olacak. İsteyerek ya da istemeyerek, farkında ya da değil sen de üzeceksin onları. Bazen göreceksin yaptığının vahametini, af dileyeceksin, gönül alacaksın. Bazen ise farkında bile olmayacaksın ezdiğin çiçeklerin.

Yanlış anlayacak, yanlış anlaşılacaksın canım kardeşim. Aynı kelimeleri kullanırken nasıl olur da bu kadar farklı şeylerden bahsediyor olabiliriz diyeceksin. Kendini anlatmak için çabalarken, sen ne söylersen söyle karşındakinin anlayabileceğinden fazlasını anlatamayacağını göreceksin. Çaresiz hissedeceksin belki kendini.

Hayatı sorgulayacaksın benim güzel kardeşim. Acıyı tanıyacaksın. Sadece kendi acını değil, etrafındakilerin ve tüm insanlığın acılarını. Devam etmek için sebeplerin tükenecek belki bazen. Tutunacak dal bulamayacaksın. Neyin uğruna diye soracaksın, neden diyeceksin.

İçindeki çocuk yanını, saf kalmış parçanı kirletecekler kardeşim, farkına bile varmayacaksın. Öyle bir an gelecek ki kendini bile tanıyamayacaksın.

Seni kirletmelerine izin verme benim güzel kardeşim. Sen koru kutsallarını. Öyle insanlar çıksın ki karşına aynı kelimelerle aynı şeyleri anlatabilsinler seninle. Öyle şeylere inan ki hiçbir güç yalan çıkaramasın onları. Sen büyürken çirkinleşen dünyaya uyup kirlenme benim canım kardeşim, bilakis seninle temizlensin dünya. Sen umut ol kardeşim, sen inandır bizi güzel günlere.

latife...

29 Ocak 2010 Cuma

NEDEN?

Bir arada yaşamayı savunuyoruz. İnsanlar barış ve dayanışma içinde bir arada yaşamalı. Diğer yandan, çoğumuzun hayali ilerde, insanlardan uzak, doğayla baş başa bir köyde sadece sevdiğimiz bir kaç kişiyle mutlu bir yaşam kurmak ya da her fırsatta insanlardan uzak bir yerlere kaçıyoruz kafamızı dinlemek için. Neden?
Avatar’da son sahnede albay soruyordu “ Hey Sully, kendi ırkına ihanet etmek nasıl hissettiriyor?” diye. Filmde kendi ırkı insan olan Sully, gezegendeki yerli Na’vi ırkına katılmayı seçip, yaşam alanlarını yıkmaya çalışan insanlara karşı savaşıyordu. Filmi izleyip “Ben de Na’vi olmak istiyorum” diye düşünmeyen yoktur herhalde. Neden peki?
Can Dündar diyor ki “belki de bir bebekten bir katil yaratan karanlığın ilk nedeni sevgisizliktir”.Na’vi olmak istememizin nedeni “sevgi”miydi diye düşünüyorum şimdi. Kendilerine saldıran çirkin bir yaratığın ölümüne ağlayan bir Na’vi vardı ekranda;gerçek bir sevgiyle bağlıydılar doğaya. Na’vi ırkı saftı; Doğadan sadece ihtiyacı olanı alıyordu ve “değerini biliyordu ve anlıyordu" en ufak bir ot parçasının bile. Na’vi halkı sevgileriyle yaratmışlardı düzenlerini, mutluydular ta ki insanlar gelene kadar. İnsanlar bencillikleri ve hırsları uğruna her şeyi yıkmaya hazırdılar. Gerçek dünyada da böyle değil mi?
Bu günlerde olanlar neler düşündürüyor sizlere? Haiti fotoğraflarına bakıp ne düşünüyorsunuz, Hrant Dink’in oğlunun söylediklerini dinleyip ne düşünüyorsunuz? Tekel işçileri ölüme giderlerken onları görmeyenleri düşünüyor musunuz? Bütün bunların yanında lüks yaşamların sergilendiği, kıskançlık, bencillik dolu televizyon dizileri ve magazinleri… Neden kaybediyoruz değerlerimizi, değerlilerimizi?
Sonuç olarak yaşanan her kötülüğün sorumlusu biziz, kaybettiğimiz sevgimiz. Çok mu zor tekrar sevebilmek tüm insanları? Kim kazanacak bu düzenin sonunda bilmiyorum ama insanlık kaybedecek. Artık yapılan hataları görüp bir şeyler söylemenin zamanı gelmedi mi? Tüm insanların mutlu ve huzurlu yaşadığı bir düzense istediğimiz ve sadece doğru seçimler yapmak götürecekken bizi bu düzene, insan düşünen bir varlık olduğuna göre doğru olanı biliyorsa, neden yanlış olan seçiliyor çoğu zaman? Neden inanmıyoruz insanlara ve kaybediyoruz sevgimizi?

Ve gerçekten soruyorum NEDEN…?
özlem..

23 Ocak 2010 Cumartesi

Hollywood'da Bir Ogle Vakti -1 :




Degerli Takibana okurlari,

Bu yaziya bir on giris yazma geregi duyuyorum, lakin bu yazidan hemen once yayinlanan yazilardan biri tore kurbanlari digeri ise Haiti depremi ile ilgili. Ama biz Amerika gibi dunyanin en super otesi ulkesinde yasadigimiz icin burda oyle tore, deprem falan yok. Bizim tuzumuz cok kuru, ooohh kapitalizmin sefkatli ve yumusacik kucaginda bir o yana bir bu yana done done yatiyoz surekli. O yuzden de onceki konularla alakasiz, ancak Amerika'da yasanabilecek, gercek bir olayi anlatmak istiyorum;

Kamoyunda buyuk yanki uyandirdigi uzere Kaso akademik hayata Sosyoloji bolumunden gelen yogun israrlari geri ceviremeyerek adim atti. Bu olayin daha yankisi sonmemisti ki ev telefonu aci aci caldi, Kaso kendisine verilen anahtarlari saymakla mesgul oldugu icin (bolum binasina, ofisine vb girmesi icin toplam 4 adet anahtar verilmisti) mecburen telefonu ben cevapladim, karsidaki hollywood aksanli genc kadin 15 dakika sonra ozel ucagin arka bahcemize inecegini soyluyordu. Kulaklarima inanamadim, kimi aradiklarini sordum Takibana ABD temsilcisi ile toplantilari oldugunu soyledi, evet dedim o benim! Iste o anda macera basliyordu, 15 dakikada tayyorumu ve ici kismi diferensiyel denklemler notlari dolu evrak cantami aldigim gibi arka bahcede hazirdim, ah tabiki bir de gunes gozluklerim...
Kaso hala anahtarlari saydigi icin hicbir sey farketmedi bile, sadece Marty'e astalavista bebek dedim ve ciktim.15 dakika once Takibana ABD temsilciligine sessiz bir feminist darbe yapmis kendimi yetkili olarak atamistim bile, ah tanrim ben neler yapiyordum boyle. Futursuzca atildigim bu macera bakalim beni nerelere surukleyecekti...
Daha ismarladigim portakal suyundan iki yudum almadan Los Angeles'e varmistik bile. Yere serdikleri kirmizi hali beni dogruca toplanti salonuna goturdu, herkes hazir beni bekliyor, hemen ise koyulduk. Teklif ana hatlariyle suydu: Akademi odullerinde (halk arasinda Oscar odulleri diye bilinir) Takibana ozel odulu adiyle yeni bir odul eklemek istediklerini soylediler, ben tabiki ici dolarla dolu, ama dopdolu cantayi elimin tersiyle masadan asagi attigim gibi "Takibana kapitalist duzenin bir parcasi olmayacaktir" diyip kalktim toplantiyi terkettim. Ama daha kapiyi kapatmadan "ben nasil donecegim simdi, bari 300-500 bi donus bileti parasi kapsaydim" diye dusunmeye baslamistim bile, ustelik ders notlarim da odada kalmisti. Kapinin onunde Ilyas Salman edasiyla comelmis, simdik napiciim diye dusunurken omuzumda sicak, babacan bir dost eli hissettim, "Oooo sen buralara gelirmiydin ya, hangi dagda kurt oldu" o ses, Marlon Baba yani basimdaydi. Durumu anlattim, hallederiz dedi. Hal hatir sorduktan sonra sesi birden huzne gomulup "O nasil?" dedi, Gaso dan bahsettigini hemen anlamistim. Bu kez benim elim onun omuzunda, sessizce dinledim, gerci salya sumuk aglarken agzinda gevelediklerinden bisey anlamadim ya. Vallaha zor kurtuldum elinden, yaslanmis iyice tuhaflasmis bu Marlon, "Surda bizim bi arkadasa sozum var bi cayini icerim demistim" diye laf arasina girip kacar adimlarla ordan hemen uzaklastim. Bide baktim kizlar toplanmis suslenmis puslenmis, cocuklari da almislar dolmus yol kenarinda bekliyorlar. Beni gorur gormez bi cigliklar bi efendim sevinc naralari, hep beraber Angelina'ya altin gunune gidiyorlarmis. Yol kenarinda hep beraber ne bekliyorsunuz deyince, Salma beni cevapladi, Ankara agiziyla dolmus, Istanbul agiziyla minibus bekliyoruz. Valla Hollywoodun ic yuzunu gormek diye buna denir, anlatsam kimse inanmaz dedim. Ne var ayol, diye atladi hemen Scarlet, biz insan degilmiyiz. Dolmus geldi, soforun cocuklari kucaginiz alin diye cikismalari ve Los Angeles ta cazgirligiyla bilinen Julia' nin soforun agzinin payini vermleri arasinda Angelia'nin evine vardik. Herkesin normalden bayaa fazlaca yalakaliga varan tavirlari dikkatimi cekmiyor degildi. Bir ara gun fikrini nerden ogrendiniz diye sordum, her zaman ki gibi Scarlet atladi, meger henuz Takibana-nin sayfasinda yayinlanmamis nokta zan arkadasimzin "iktisat uzerine-2" adli makalesinde bu konu ele aliniyor, ekonomideki yeri ve dunyada esitligi saglayacak yegane yol oldugundan bahsediliyormus. Krizi boyle atlatiklarini soylediler. Vallaha agizim acik kaldi, bizim nokta neymis meger, Hollywood ekonomisine yon veren adam da tabiki Takibana'dan cikardi. Gurur duydum sayin okuyucular...
Bir yandan kisir, pasta, borek yiyip birbirimizin kilolarindan bahsederken hepsi benim "uber alles" oldugum konusunda birlesiyorlardi. Hepsi orgusunu cikarmis birbirinden ornek istiyor, yedikleri boreklere kusur buluyor sonra baska biseyi overek yapanin gonlunu aliyorlardi. Sonra nasil olduysa biri konuyu acti, "sizin adiniza bir odul vreceklermis, duydugumuza gore" deyince toplantida olanlari, nasil haykirip paralari yuzlerine firlattigimi 1e en fazla 3 katarak anlattim. Son cumlemi bitirince, Angelina'nin saskinliktan acik kalmis kocaman agzindan bir akan tukuruge tutunmaya calisirken dusen az cignenmis sigara boregi parcasina gozum takildi. Ve tabiki 2 dakika sonra kendimi kapinin onunde buldum! Neyse en azindan karnimi doyurmustum.
Yine basladim yurumeye, kaldirima dogru bir ozel jet yanasti, yoksa organ mafyasina kurban mi olacagim derken, icinden beni evden alan adam elinde benim evrak cantamla beni iceri buyur etti.
Yolda kararimiz ne olursa olsun bize saygi duyduklarini, ve ilerde daha iyi fikirlerle geleceklerini felan soyleyip binbir sirinlikle yine gonlumu aldilar...
Tamam dedim Takibana Hollywooda kusmedi...
Eve vardigimda Kaso elinde anahtarlar bir koseye sinmis, elinde yarim ekmek, gulumsuyordu, yoklugumu farketmemisti bile. Niye bu kadar sevinclisin dedim "benim 4 senin 3 anahtarin var, hahahaaa" dedi. Yuzundeki ifade dehset vericiydi. Urktum, bir asistanlik insani bu kadar degistirebilirdi, eski saf, temiz Kaso gitmis, anahtarlarin esiri olmus bir Gollum gelmisti...
Devam Edecek...

19 Ocak 2010 Salı

Töre



Meryem Sökmen...

Hiçbir vicdanın açıklayamayacağı vahim bir hadisenin acı kahramanı… Boğazda bir yumru…

Daha 12 yaşında başına sıktığı 3 kurşunla hayatına son veren, kerameti kendinden menkul ülkemin bir masum kız çocuğu. Diyorlarmış ki, âşık olmuş kendi gibi 12 yaşındaki sınıf arkadaşına. “seni seviyorum” yazıvermiş bir kâğıt parçasına. Fakat yakalanmış tüm pedagojik formasyon derslerini başarıyla geçen öğretmenine. Köyün namusunu koruma hevesiyle okul müdürüne, derken Meryem’in babasına iletmiş kâğıdı öğretmen. Töre korkusundan almış eline o tüfeği Meryem. Köy korucusu babasının tüfeği…

Daha 12 yaşında nasıl korkuttular da Meryem’i, ölüm geldi aklına? Nasıl bir töredir ki sevmekten dem vuran ve belki de aşkı sadece bir evcilik oyunu sanmakta olan Doğubayazıtlı Meryem’i hayatından vazgeçirecek kadar ürküten? Aynı korku muydu yoksa Meryem’in 1997 yılında 8 yaşındayken kendini asan ablasının altındaki iskemleyi de iten? Şimdi intihar mı diyecekler bu hadiseye, “cinayet” iken açıklamaya tek muktedir kelime. Faili töre değil mi bu cinayetin?

Tecavüze uğrayan kardeşini öldürenden, ölen abisinin eşiyle evlendirilenden, abisi bir adamı öldürdü diye hiç tanımadığı o adamın ailesine gelin verilen kızcağızdan farklı mı Meryem? Dört bir yanı saran cehaletin bedelini ödeyen ilk ya da son kişi mi?

Bu ülkenin az sevilen, sevdiğinde de gizlemek zorunda kalan kadınları feodalitenin baskısıyla eziliyor, konuşamıyor, itiraz edemiyor. Eşinden şiddet gören kadın da, henüz ergen bile sayılmadan körpecik bedeni tecavüze uğrayan kız çocuğu da törenin kurbanı oluyor.

Hal böyleyken hala başbakanlık yetkilileri ve hatta bir bakan “aile hizmetlerinde sivil toplum kuruluşları ile istişare” toplantılarında aldıkları töre cinayetleri ile ilgili kararlarında; kadının doğru bir din eğitimi almasından, dinin kadına bakış açısının doğru aktarılmasından, din eğitimi sırasında peygamberin hayatının anlatılması gerekliliğinden vs… bahsediyor. Tüyler ürpertiyor bu cehaletle savaşmasını beklediklerinin daha karanlık cehaletleri.

Latife...

16 Ocak 2010 Cumartesi

...



1)
Tarih : 15 kasım 2006
Yer : Japonya
Depremin şiddeti : 8.1
Ölü Sayısı : 0
2)
Tarih : 11 Ocak 2010
Yer : Abd - California
Depremin Şiddeti : 6.7
Ölü Sayısı : 0
3)
Tarih : 12 Ocak 2010
Yer : Haiti
Depremin Şiddeti : 7
ölü Sayısı : 500.000 civarında olduğu tahmin ediliyor...

Elbette ki 1 ve 2 de işaret edilen yerlerde insanlar ölsün istemiyorum ama bu iki örnek bizlere hatırlatıyor ki Dünyada kapitalizm söz konusu olduğu sürece bilgiye, güce ve en önemlisi yaşama şansı zenginler için daha yüksek. 7 şiddetinde ki bir deprem 500.000 yoksun ve fakir Haiti insanını dünyadan göçertmeye yetiyorsa geriye kalan tüm insanlığın bunu düşünmesi ve hesabını vermesi gerekiyor.Yoksulluk sebebiyle ölmek 7 yaşındaki bir çocuğun kaderi olmamalı. Tüm dünyanın öncelikle bölgede kalan annesini babasını kaybetmiş çocukların, aç susuz insanların yardımına koşması gerekmektedir. herkesin mutlaka yapacak birşeyinin olması gerekiyor.

Geriye kalan çocukların acıları, yoksullukları baki kalacak ama bizim içimizde gündelik işler arasında bu olayı hatırlayan kalmayacak. medya organları ve kurumların unutması gibi birşey söz konusu olamaz, onlar en başından beri yaşananları hiç görmediler. çünkü daha ikinci günde bölgede ölen veya yaralanan Türk'ün olmadığının haberi gelmişti çok şükür! ama 500.000 kişi öldü ulan!!

10 Ocak 2010 Pazar

FİLLER TEPİNİYOR ÇİMENLER EZİLİYOR...

YÖK: Katsayı Kalkacak
DANIŞTAY: Katsayı Kalacak.

Değerli dostlar; hepinizin bildiği üzere YÖK ve Danıştay üniversiteye giriş sınavlarında meslek liselerine uygulanan katsayı uygulaması yüzünden yeniden çatışmaktadırlar. YÖK ve Danıştay'ın tutumunu yaşanan klik çatışması çerçevesinde değerlendirdiğimizde her iki kurum açısından da tutarlılık ifade etmektedir. Çünkü her iki taraf da temkinli adımlar atarak karşı tarafı boşa düşürmek amacındadır. Zaman zamanda birbirlerini '' ideolojik'' davranmakla suçlamaktadırlar. Çeşitli açıklamalar yaparak, farklı gerekçeler üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadırlar. Danıştay genel lise öğrencilerinin uğradığı haksızlığı öne sürerken, YÖK de meslek liselerinin eğitim süresince uğradığı haksızlık üzerinden propaganda yapmaktadır. Gözler önüne serilenler bizlere gösteriyor ki taraflar temsil ettiği tarafın çıkarları uğruna en iyisini yapamaya çalışıyor.

Ülkemizde son dönemde yaşanan değişim ve dönüşümler göz önüne alındığında her iki taraf açısından da meseleye dair kaygıların farklılaştığı anlaşılmaktadır. Zira yaşanan bu değişim dönüşümler esnasında bazı kurumlar kilit rol oynamaktadır. Bundan kaynaklı her iki tarafın da amacını, mağduriyetlerini ortaya koydukları kesimlerin haklarını savunmaktan ziyade, bu kurumları ele geçirme, elindeki kurumları müdafaa etme mücadelesi olarak algılamalıyız. Hem Danıştay'ın hem de YÖK'ün bu şekilde konumlanışının ve söylemlerinin boş hamasetten başka bir şey olmadığını göstermektedir.

Yaşanan tartışmalar gösteriyor ki eğitim sistemindeki adaletsizliği gidermenin yol ve yöntemleri, soruların adedine ve öğrencinin girdiği sınav sayısına endekslenmiştir. Zaten adaletsiz olan eğitim sistemi sonucu ortaya çıkan eleme sınavları öğrencileri gelecek kaygısıyla dershanelere mahkum etmektedir. Dershaneler ise günümüzde ayrı bir sektör haline gelip eğitimin paralılaştırılması noktasında çeşitli görevler üstlenmiştir. İnsanlar, kötü yaşam koşullarına rağmen, birçok temel ihtiyacından vazgeçerek, kazandıkları paraları çocuklarının '' güvenli gelecekleri''(!) için dershanelere harcamak zorunda bırakılmaktadır. YÖK ve Danıştay'ın sözde mağduriyetlerini ortadan kaldırmayı hedeflediği her iki kesim de dershanelere gitmek zorundadır. Çünkü hedefledikleri bölümleri okumak için yüz binlerce rakipleri vardır. Bu okulları kazansalar dahi okumak için milyonlarca lira harcamak zorunda kalacaklar. Mezun olanlar onlarca yıl harcadıkları emeğin karşılığını almadan ucuz iş gücü olarak çalışacaklar ya da diplomalı işsizler olarak işsizler ordusuna katılacaklar. Sürekli kendileriyle aynı şartlarda yaşamak zorunda olan insanlarla rekabet etmek felsefesi öğrencilere '' kurtuluş reçetesi'' olarak sunulmaktadır. Bu rekabetçi anlayış sistem tarafından öğrencilere sürekli empoze edilerek bireyci, bencil kişilikler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu rekabetçi sistemin devamı için dershaneler, '' umut simsarı'' rolünü üstlenmiştir.

Paralı eğitim cenderesinin içine sıkıştırılan öğrenciler, 6. sınıftan başlayarak liselerde en bilindik ifadeyle yarış atı haline getirilirken ya da üniversitelerde sahte gelecek vaatleriyle kandırılırken aynı zamanda sorunlarına da yabancılaştırılıp egemen sınıflardan(YÖK, Danıştay...) çözüm bekleyen bir pozisyona sürüklenmektedirler. Eğitimin niteliksiz ve bilimsellikten uzak oluşu da içine düşülen durumu daha iyi yansıtmaktadır. ilköğretim sıralarından üniversite amfilerine uzanan, düşüncenin düşünmenin kırıntılarını dahi taşımayan bir eğitim sistemi sözkonusudur. tamamen sistemin ideolojisine göre insan yetiştirilmektedir. Bu aynı zamanda insanların tek tipleştirilmesine ve kendini gerçekleştirememesine neden olmaktadır. Bu çarkı kırmanın yolu, egemen sınıfların farklı klikleri arasındaki tartışmalara taraf olmaktan ziyade başta ailelerle birlikte çağdaş, akılcı, bilimsel akademik talepleri yükselterek yeni bir eğitim programının hayat bulmasını sağlamaktan geçmektedir. Yeni eğitim programı; düşünen, araştıran, inceleyen ve her şeye eleştirel bakabilen yeni insanı yaratma hedefini önüne koymalıdır. Bu da eşit, parasız, bilimsel bir eğitim sistemiyle mümkündür.


m.zan


Hangi Takibanist Karaktere Sahipsiniz?


Merhabalar sevgili takibanadostları!
Sanmayın ki bloga yazmıyorum diye duraklama dönemine girdim.Çalışmalarım son sürat ilerlemekte fakat çoğu uzun soluklu olan projeler olduğundan sizlere yarım yamalak bilgiler aktarmaktansa bir süre daha yazmamayı tercih ediyorum elbette.
Bu uzun süre ve yoğun çalışma isteyen projelerden birini tamamlamış bulunmaktayım aziz takibanaseverler!
Bildiğiniz üzere siyasi,iktisadi,bayındırlık ve iskan,felsefi,sanatsal vb. konulardaki tavrıyla dünya üzerinde richter ölçeğinin ölçemediği şiddette sarsıntılar meydana getiren takibana,bir çok alanda yeni akımların doğmasına sebep olmuş;coshua(ben),nokta ve gaso gibi isimler keremcem,tan,gökhan özen gibi isimleri tahtlarından indirip genç kızların yeni sevgilisi konumuna gelmişlerdir.
İşte sevgili canlar bu etkilerden biri de takibana'nın,bu köhne düzen içerisinde varolmuş ve olmaya devam eden "kapitalist toplum insanı"na yapıtlarıyla tokat atıp kendine getirmesiyle,sözkonusu insan(lar)ın karakter(ler)inde meydana getirdiği değişimdir.Takibana adeta "dönüşüm"ü tersten yaşatmıştır,insanlara...Anadolu'nun bir çok yöresinden "Abi sabah bi' kalktım behlül olmuşum,sağolun abi.İnsanları iyiye güzele yöneltmek bu olsa gerek!Viva takibana!" benzeri onlarca elektronik posta,kısa mesaj ve çağrı aldık.
Bu gelişmeler sonucu tüm bağlantılarımı kullanarak ve şans eseri yurtdışında olmam vesilesiyle de yakin dostlarım Almanya Sosyologlar Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı(DSIC) Başkanı Dietmar Hamann'ın ve Berlin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı aynı zamanda geçen seçimlerde Berlin 1.Bölge bağımsız Milletvekili seçilmiş türk asıllı Barbaros Toppmüller'in yanında aldım soluğu.Barbaros'un Berlin'deki ofisine kapanıp sürdürdüğümüz haftalar süren yorucu bir çalışmadan sonra sizler için bu testi hazırlamayı başardık!
Haydi şimdi kapın kalemi kağıdı ve çözmeye başlayın...

1)Sizce sinema nedir?

a) "ya ne gidip boşuna para verecem nasılsa şov tv'de verirler "
b) "hacı iki tane kız arkadaşım oldu hayatım boyunca,dolayısıyla iki kez sinemaya gittim onlarda da bi baştaki reklamları,bi de fragmanları hatırlıyorum.Ama fragman bitene kadar oturdum,sonuçta sinema emekçisine saygı."
c) "ay ben ne korku filmi izleyebilirim ne de dram,mesela babam ve oğluma üç kez gittim,üçüncüde ağlamaktan bayılmışım.bence en güzeli romantik komedi özellikle biricıt cons"
d) "sanat filmlerine hiç dayanamıyorum,o ne öyle ya bi adam duruyor bi saat onu izliyorum.nedir bu ya!"
e) "bence sinemada antiemperyalist tutum şart.film dediğin toplumsal sorunlara parmak basmalı,çekinmeden izleyicinin gözlerine önüne sermeli,dünya ve türkiye dinamiklerine güncel bir yorum getirmeli,ilerici ögeleri her karesinde bulundurmalı son tahlilde toplumcu gerçekçi olmalıdır."

2)"Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey...

a) ...en yakın arkadaşım,uydu telefonu ve suda yanan kibrit olurdu"
b) ...un,tuz ve şeker olmazdı.Üç beyazdan uzak duracaksın."
c) ...coshua,nokta ve gaso olurdu."
d) ...rakı,beyaz peynir ve kavun olurdu."
e) ...kalem,kağıt ve yalnızlığım olurdu."

3)Bir dizide oynayacak olsanız hangisini tercih ederdiniz?

a) Kollama-STV
b) Nip/tuck-CNBC-E
c) Papatyam-STAR TV
d) Fıkralarla Türkiye-Kanal 7
e) House,M.D-TNT

4)Ne sıklıkla sinemaya gidersiniz?

a) kitleyecek pardon ısmarlayacak birini buldukça giderim,belli bir düzenim yok.
b) güldürüklü film geldikçe giderim,eğlence şeysi değil mi sonuçta eğlenmeyeceksem para vermemin de bir manası yok.mesela recep ivedik en beğendiğimdir.neden?çünkü millet kan ağlıyor biraz da gülmeye ihtiyaçları ver.buradan şahan'ı öpüyorum.
c) arkadaş yukarıda arz etmiş komik filmler güzel benim favorim de cmylmz mesela.ama ben türk sinemasının kuvvetlenmesi için çıkan tüm türk filmlerini izlemeye çalışıyorum.
d)her hafta perşembeden vizyona girecek filmleri inceler,beğendiğim olmasa dahi giderim birine.
e) "ne gidecem lan sinema bana gelsin!" deyip dururdum.geçen sinema emekçileri sendikası(sinesen)ndan gelip ağzımı burnumu kırdılar.her gün gider oldum!

5) Bir ülkenin kralı/kraliçesisiniz,uygulamaya sokacağınız yada mevcut anayasadan kaldıracağınız ilk şey ne olurdi?

a) sigara yasağı olurdu,%100 dumansız hava sahası istiyoruz.
b) otoyol kenarlarına tel örgü çektirirdim.otoyollardaki hayvan ölümlerine hayır!
c) zencileri yasaklardım.adamların hem fazladan kası var hem de...töbe töbe fuck u blackass!
d) özel mülkiyeti kaldırır kendi sonumu da hazırlardım muhterem.
e) youtube'u açardım.

6) Karşı cins hakkındaki düşünceniz hangisidir?

a) kadınlar olmasa şerefsizim dünyada komünizm olurdu!
b) erkek ve kadın..onlar bir bütünü tamamlayan iki parça.
c) erkek deme bana!iğrenç mahlukat!insan sevgilisinin yanında osurur mu!?
d) kadınlar/erkekler dünya üzerindeki en güzel yaratıklar,kusursuz yaratımın kusursuz parçaları.
e) kadının sırtından sopayı,karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!

7) Ömrümü...

a) bir sahil kasabasında balık tutup satan,satamadığını yareniyle demlenirken rakısına meze eden bir yudum insan olarak...
b) bir şirkette başarılı,üst düzey yöneticilerin takdirini toplayan bir çalışan olarak...
c) üç duvarı kitaplarla kaplı,tek odadan oluşan bir evde sürekli kitap okuyan,geçimini dergilere gönderdiği öyküler karşılığı eline geçen bir kaç rubleyle sağlayan biri olarak...
d) kendisinden çok şey beklenen ve büyük umutlarla dört büyüklerden birine transfer edilen ancak gece hayatı ve karı kız ayaklarına saplanarak beklenen patlamayı yapamayıp bir anadolu takımına gönderilen,orada sezonda yedi gol üç asist ortalamayla oynayan bir gizli forvet olarak...
e) lise terk,evde hayırlı bir kısmet bekleyen hamarat,titiz ve dizi bağımlısı biri olarak geçirebilirim.

8) Dünyaya bir daha gelsem...

a) alman olmak isterdim çünkü adamlar disiplinli bir kere ayrıca ikinci dünya savaşı mazimizde var.keşke yenilmeseydik...
b) fransız olmak isterdim bir kere adamlar kibar fransız beyfendisi diye bir kavram oluşturmayı başarmışlar ayrıca bir frenç kis vardır ki...
c) brezilyalı olmak isterdim çünkü adamların çalım atmadığı,yumurtlatmadığı millet kalmadığı.kendim bir futbol aşığı olup ta babaeskispor yıldız-b den ileri gidememiş olmaktan dolayı müthiş utanç duymaktayım.orda hiç olmadı botafogo da falan oynarım.
d) içimizdeki irlandalı olmak isterdim.
e) sevgiliiiimmm arar bulurum yine seniii severimmmm

9) Herbiri insan doğasının ayrı bir noktasına dokunan takibana production yapıtlarından hangisi favoriniz?

a) 3'ün 1'i;kola kapağı ve zavallı edriyın
b) 3'ün 2'si;kurbağaların sevinme zamanı
c) 3'ün 3'ü;baba,kedi ve edriyın'ın gölgesi
d) mahalledeki yabancının çok tuhaf hikayesi
e) legend of edriyın

10) Ve son olarak aşağıdaki sözlerden hangisi size en yakını?

a) "benim koyunum bile avrupanınkinden farklı bakıyor!" Nihat Doğan
b) "nihat doğan sakal gibidir,kestikçe daha gür çıkar!" Nihat Doğan
c) "sedanın hamile olduğunu bilseydim amerikadan arabayla dönerdik." Nihat Doğan
d) "eskiden türkiye'de üç tip insan vardı:sadece okur,sadece yazar ve hem okur hem yazar."Nihat Doğan
e) "biz bu vatanın kedisine de aşığız,köpeğine de." Nihat Doğan


Hayırlı uğurlu olsun sevgili takibanacanlar!Umarız çok zorlamamışızdır,elimizden geldiğince her konudan ve seçici sorular hazırlamaya çalıştık.
Şimdi gelelim sonuçlara:

a'lar çoksa: Anlaşılan o ki siz takibanayı anlayamamışsınız!Biz kolektivizmden bahsediyoruz,siz hala için yancılığındasınız.Kahvede çay ısmarlatıp,ortamda beliren sigara paketine bir şahin edasıyla dalan o pis adamlardansınız ama vicdanınız sizi de rahatsız etmeye başlamış.Takibanist Evrim Süreci(TES)nin en alt basamağını oluşturmaktasınız.Bir an evvel kendinizi toplamaya bakın yauv!

b'ler çoksa: Okuma-yazmayı yeni öğrenen bir ilkokul talebesinin heyecanını görmekteyiz sizlerde!Bu heyecan size ne kadar mutluluk vermekteyse bizi de o kadar umutlandırmaktadır,aydınlık günlere dair.Daha çok okuyup bir an evvel yaratım sürecine dahil olmaya bakın.Canımsınız..!

c'ler çoksa: Siz ortanca çocuk misalisiniz.Nasıl ki -bilen bilir,bilmeyenler için söylüyorum- bir ailede "sen büyüksün sen yap","sen küçüksün sen et" arasında unutulan ve en az iş yapıp en çok konuşan ortanca çocuklar var.İşte siz onlardansınız.Lafta en önde işte en arkadasınız.Hayır zeki,kafalı insanlarsınız var belli cevher ama işte şu sefa pezevenkliğinden vazgeçiniz.TES'in kırılma sürecidir sizinki ya bir üst basamağa çıkarsınız yada karanlığa düşer,kaybolur gidersiniz!

d'ler çoksa: Bir üst basamak artık kaçınılmazdır.Yetenek,zeka,çalışkanlık,disiplin hepsi sizde mevcuttur ancak en üst basamağa çıkmak için gerekli olan tecrübe yoktur.Politbüroya hazırlanan parti konseyi mensubu heyecanı ile bizi çok ilerilere taşıyacaksınız,iyi ki varsınız!

e'ler çoksa: Yaratım,yönetim,basın-yayın,üstün top tekniği vs. dünya üzerindeki tüm üst düzey yeteneklerin birleşimi adeta üstüninsansınız!Yodasınız,rıdvansınız,michaeljordansınız,melek ve şeytan,filler ve çimen,rot ve balanssınız! Birşey diyemiyor daha fazla çünkü siz herşeysiniz ve hiçbirşeysiniz!Dünyevi kelimeler yetmiyor sizleri anlatmaya....öpüyorum!

a'lar ile d'ler,b'ler ile c'ler eşitse: Napıyorsunuz siz kuzum!Bu kadar saçma şey mi olur,baştan başlayınız ve her soruyu anlayıp,doğru düzgün yorumlayıp cevaplayınız!

a'lar b'lerden bir fazla,d'ler ise ikisinin toplamının yarısından c'ler kadar fazlaysa : siz saçmalamışsınız derim....


saygılar ve de sevgiler,
coshua...





"ASLINDA BÜTÜN MESELE NEYDİ?"

Oysa biz hep bir düş kazasında yitirdik arkadaşlarımızı,
Karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardık…”
Zafer Ekin Karabay
Yaşam hiçbir mantıklı temele dayanmıyorken, irrasyonelken, düzensizken ve dahi absürtken; varoluşun zehrini başkalarıyla paylaşmak adına yazıyordu onlar. Belki de yazdıkça bulaştırıyorlardı bu zehri zamana. Ve bu yüzden kimi zaman açık açık, kimi zaman mısra aralarında intihar temasını işliyordu şairler.
Zafer Ekin Karabay, Nilgün Marmara, Cesare Pavese, Kaan İnce, Sergey Yesenin, Mayakovski, Sylvia Plat, Özge Dirik, Sosyal Ekinci, İmam Aygün, Kenan Özcan… ve dahası yaşama daha fazla tahammül etmemek adına “Hayatın neresinden dönülürse kardır…” diyenlerin bir çırpıda sayılanları...
Zafer Ekin Karabay giderken; bıraktığı "Aslında bütün mesele neydi?" diye başlayan mektubunda; “Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?” diyordu. Yerleşik yabansıydı o bu hayatın. 29 yaşının 29 Şubatında gitmeyi planlamışken, hayatta kalmaya ikna edemiyordu kendini daha fazla ve 28 yaşının eylül ayında içinde bir türlü basıldığını göremediği kitabı “Şubatta Saklambaç” ın acısıyla gidiyordu.

"Nil güne akarken şubat gibi biriktim;
dört yıl topladığı acısını yirmi dokuzuncu adımında gösteren.
Ve çıktım yaşama onun sakladıklarını sunarak saklandığım yerden.
Sonra kendime dönüp dinledim:
yeniden acılarımı ve sordum:
yaşamın neresine saklanmalı ozan,
ya da nasıl saklamalı yaşamı?”

diyordu bir şiirinde, ve o şiirdeki güne akan Nil idi Nilgün Marmara… Kendi deyimiyle "paniğini kukla yapmış hasta bir çocuk". O bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme salonu olarak görüyordu Cemal Süreya’nın dediği gibi ve iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini görmüştü. “ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız...” diyordu ve bir türlü hangi anlama boyayacağına karar veremediği hayatı terk ediyordu 29 yaşında.
Henüz 22 yaşında güneş gibi bu kentin batı kapısından giderken usulca Kaan İnce;
"Ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben”
diyordu.

Cesare Pavese ise; “yaşama uğraşı”ndan vazgeçerek kendini derin bir uykuya bırakıp “sözler değil, eylem. Artık yazmayacağım...” deyip günlükleri dışında tüm yazdıklarını yakarak intihar ediyordu.
Diyordu ya Zafer Ekin Karabay aslında bütün mesele neydi diye, başkalarının acıları pahasına mutlu olanlar mı, acı çekene sarhoş gibi davranıp hadi kalk yeter artık diyenler mi neydi asıl mesele? Hayat intihar etmeye bile değmezken; bizi Zafersiz, Kaansız, Nilgünsüz bırakan asıl mesele belki de sadece “hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliği” idi Alaattin Topçu’nun da dediği gibi. Oysa intihar hayatın anlam kazandığı bir noktada anlam kazanmıyor muydu? Hayat bu kadar absürtken bir insan ölmüş ya da ölmemiş ne fark ederdi?
Şimdi bana kalansa Tezer Özlü’nün Pavese için söylediğini tekrar etmek tüm bu isimler için tek tek, ayrı ayrı…
Bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızları… Sizi ne denli seviyorum.”
Latife

9 Ocak 2010 Cumartesi

İzmir Notları....

Yoğun siyasi gündem ve iş hayatının yorucu temposuna aldırış etmeden, Haso'nun beni Takibana yöneticiliğinden ihraç etmesiyle birlikte kaybolan itibarımı geri kazanmak ve takibananın geleceğini tartışmak üzere " fuarlar ve kongreler kenti" sapa İzmir' e yola çıktım. çok sayıda şehir gezdim fakat izmir' e ilk gidişim olduğu için oldukça heyecanlıydım. ilk izlenimim geçen yılların izmir'i çok değiştirdiği yönünde olmuştu. Takibanın toplanmak için İzmir' i seçmesi kentte müthiş bir heyecan yaratmıştı. yolda karşılıştığımız izmir' lilerin beni tanıması ve gösterdiği ilgi bizleri oldukça şaşırttı ve memnun etti. Aslında izmir' de herkes birbirine aynı soruyu soruyordu ; Sapa ve gavur olarak bilinen izmir' in makus talihini Takibana ruhu değiştirebilir mi_?
Tüm bu gelişmeler ışığında 1. geleneksel takibana sapa izmir kongresi düşük bir katılıma rağmen yüksek bir tansiyonda gerçekleşti. zaman zaman hararetli tartışmaların yaşandığı kongrede şu kararlar alındı ;
1) Takibana hiçbir manda ve himaye yi kabul etmeyecektir.
2) takibana' nın bağımsızlığını yine Takibana' nın azim ve iradesi Kurtaracaktır.
3) Ayvalık' ta derhal bir kongre tertiplenmesi zaruridir.

Kaso' nun yerinde inceleyip bizlere model olarak sunduğu Universal Studios tesislerine benzer Takibana Studios inşaat projesi 2010 un mega projesi olacaktır.iyiyi, güzeli ve doğruyu takdir etmekte hiçbir sakınca görmemekteyiz. bu sebeple Universal Studios yetkililerini kurdukları tesisten dolayı tebrik eder, bizlere model oldukları için teşekkür ederiz.

Ayvalık Kongre ve tost notları çok yakında yine burada...

8 Ocak 2010 Cuma

TAKIBANA STUDIOS ASKINA: BIR 2010 YAZISI








Yer: Orlando Universal Studios, Florida
Daha Ayrintili Yer: Minyatur San Fransisco Sokaginin Gol Kenarindaki Cop Konteynirinin Yamuk Yumuk Duran Kapagi
Tarih: 2009'un son anlari ve 2010'un Ilk yarim Saati...

Kelle basi ortalama yuz elli dolar, dedim; kelle sayisi ise sadece su anda elli binden cok, gun boyu ise yuz elli bin etmistir. Hakliydim da. Uzunca kuyruklarda bekleyip alti bucuk dolara alinabilen biralardan birini yavas yavas icmis, hani tesir etmez ya, gelenek bozulmasin da icelim demisim.
Kelleler Ortasinda kocaman bes tane balon sira sira dizilmis golun etrafinda deli bir kalabalik yaratmis ve birden isiklarin en yaratici sekilde isildadigi cag otesi teknoloji ile donanmis parkin tum isiklari sondup o kocaman toplarin durma nedenleri ortaya cikti, uzerlerine yansiyan geri sayima elli bin kisinin sesi eslik etti ve sifir denilince anladim ki, kelleler belli ki harika bir seyi izlememi engelleyecek; hemen onumde masumca ve biraz da yamukca duran cop konteynirina varolageldiginden bu yana yapilmayan muameleyi reva gorup at biner gibi bindim uzerine; kimsenin o sirada cop konteynirina binen birini takmayacagindan emindim. Biner binmez geri sayimin bitisini izleyen gorkemli havai fisek gosterisi ve yani sira o koca man toplarin uzerinde Scarface'in son sahnesinde, o son harika replikle Al Pacino belirdi; ses ve goruntu ve yanaklarim resimdeki gibi gerildi, tam otuz bes dakika, en eskisinden en yenisine universal'in parmagi bulunan tum buyuk filmlerden can alici sahneler ve simdi sevmedigimiz vali Arnold'un "Astalavista baby"si gibi hafizalarimizdan silemedigimiz olcude onemli sahnelerden sonra cilgin havai fisek ve isik gosterileri; etrafta cigliklar, hayranca izlemeler ve altimda her an dusme ve beni dusurme tehlikesiyle oynasan masum cop konteyniri kapagi.
Gozlerimi kirpamiyordum, agzimi kapatamiyordum; alan derinligiyle ayri bir sahane gorunen, uc buyuk topa odaklanmis "Bira daha!" diyordum, o sirada "Bir daha cal Sam!" diye bagiriyor Humprey Bogart Casablanca'da ve fisekler gogun yerini aliyor, Gelecege Donus'un o harika profesorun sapkasini cikarip el salladigi sahneyi izlerken Isik Universal Park'ta korunan hemen arkamda duran Gelecege Donusteki zaman MAkinasi'na(o gumus unutulmaz araba) toplaniyor; arabadan ses cikiyor, zamanda yolculuk yapiyoruz, sinemayi tekrar seviyorum. Kahrolsun kapitalizm diyorum, evet, kahrolsun kahrolsun ama onun da iste 'unexpected but wonderful consequences' tabir ettigimiz karsimizdaki sonucundan kendimi alamiyorum; cop konteynirindan inip tam olarak resimde gordugunuz, kapitalizmin vaveylasina direnen tek emekci figure, bana o muhtesem gosteriyi izleten yoldasim cop konteynirina sariliyorum; guzel gonler gorecegiz konteynir, diyorum gunesli gunler.... Ve cop konteynirinin ici biraz cop dolu kulagina fisildiyorum: Bir gun elbette, bir gun elbette Takibana seni buradan alacak, cok dah guzel bir yeni yil gosterisinde seni bu elli bin kisinin ilgi odagi da yapacak; Universal neymis ki konteynir diyorum; biz Takibanayiz!!! Cop konteyniri, o andan sonra nedense ona Ramiz adini takiyorum, yani Ramiz umut gozyaslarini tutamiyor, arkamdaki Irlandalinin bogurtusu bana bu gozyaslarinin baska bir sey olabilecegini dusundurtuyor ama hayir diyorum; ben hayallerimler buradayim ve hayallerimizle kuracagiz esitlikci, barisci yeni studyoyu; Takibana Studios'u, hem de olmasi gereken yerde, Kucukdalyan'da kuracagiz diyorum; belediye sit alani sorununu cozecek ve Han, uc kat daha buyuk topu yerlestirecegimiz yer olacak diyorum; dostlar, kendimi tutamiyorum; inancla, umutla, tutkuyla: Viva TAKIBANA!!!!!

7 Ocak 2010 Perşembe

dedi... dedim...

-Niye öyle bir şey yapalım ki, dedi..
-Nasıl niye, dedim..
-Dürüstlük bunun neresinde, dedi..
-Kapitalizmin dürüstlüğü mü olurmuş, dedim.
-Bize kalan biraz dürüstlüktür, onu da bırakmamı istiyorsun, dedi.
-Sana kalan bir şey yok be yavrum, dolayısıyla yok bırakacağın bir şey, dedim..
-Ben buna inanmıyorum, dedi.
-Bu gidişle inanacak bir doğrun da olmayacak, inandırılmışlığınla kalacaksın sadece, dedim..
-Neden bahsediyorsun_? Ters giden ne var ki hayatımda, dedi.
-Sadece kendi hayatından bahsetmen yeterli bir tersliktir, dedim.
-Onu kastetmedim, dedi.
-Onu dedin, dedim.
-Başka hayatları önemsiyorum elbette, dedi.
-Ama önce kendi hayatını düzene sokman gerekiyor sanırım, dedim.
-Onu demedim, dedi.
-Onu kastettin, dedim.
-24 gün olmuş, açlık grevine gideceklermiş, katılsana hadi, dedi.
-Şu an yapamam, elimde değil, dedim.
-Atıp tutmak kolay tabii, dedi.
-Benim yapamamayışım bunu doğru kılmaz, dedim.
-Bu mudur yani senin doğrun, dedi.
-Mutlak bir doğru yoktur, dedim.
-İnandırılmışlığınla kalırsın yani, dedi.
-Hayır, ben 24 gün ve artısına, inancı uğruna soğukta yatan insana inanırım, dedim.
-Aptal ve soyut bir acı çekmek seni, o inanca ortak etmeye yetmez, dedi.
-Bunu demek istemedim, dedim.
-Bütün bunları diyen kim sence, dedi..
-Güldüm, kim olabilir ki, dedim.
-İkimizden biri, dedi.
-Hayır, ikimiz, dedim..
-Bu mümkün değil, dedi.
-Niye, dedim.
-Birimizin olduğu yerde diğeri kaybolur, dedi.
-İkimizin olduğu yerde fikirler çatışır, anlamsızlaşır, dedim.
-Bunu sen dedin, dedi.
-Bunu sen dedin, dedim.

Bunu ben demiştim...
Karanlıktan yararlanarak ışığı arkasına alıp yüzümü yüzüme yansıtan cama baktım. bana kalan yüzümün yansımasıydı sadece. Tek kelime etmemiştim ama yüzüme karşı tüm düşüncelerimi ortaya sermiştim.. En azından arkamdan konuşmuyordum. Kendime karşı temiz kalan yanlarım vardı kaybedilenlere karşın. Kaybedilenlerin yanında bunun ne önemi olabilirdi ki_? Bilmem, yalnızca kendini düşünen insan, kendinde temiz kalan birşeyler bulmuşken sevinmiş, çok mu_?

"elinden birşey gelmemek" klişesinden bıkmayan insan topluluğu arasında bir yer edinmekten başka ne yapıyordum ki_? Başka ne yapıyordun ki_? Bu tip aptal sevinçlerle kendini avuturken sen ve sana karşı bu cümleleri yazarken -senden farklı durumda olmamama rağmen- ben, 25. günün soğuğuna hazırlanıyor 24 gündür sokakta uyuyan insanlar! Bütün bunları yazarken ben, o inançlı insanlara destek verdiğimi düşünme hakkını istiyorsam, sokakta uyumam lazım gelir. Ama yapmayacaksın bunu, ben de öyle. Ve günler öyle geçecek.. "Ölmek var dönmek yok"un altında ezileceksin, her duyduğunda kanın kaynasa da.. kendi kendine telkinde bulunurken sisteme kaynamış bulacaksın kendini..

Çünkü...

Telkinlerimde kabullenen de bendim, karşı çıkan da..
Sisteme farkında olmadan uyum sağlayan da bendim, sistemin oyununa karşı beni uyaran da.. Pısıp kalan da bendim, bağırıp çağıran da..
Sistemin gerçek yüzünden bir parça görüp şaşakalan da bendim, sistemi yalamış yutmuş geçinen ukala da...

Sahi; ben kimdim_?...

haseyn..

31 Aralık 2009 Perşembe

2009 un SONDAN BİR SONRAKİ YAZISI

Koca 2009 yılını 61 yazı ile tamamlamanın mutluluğu içinde 2010 yılına merhaba diyeceğiz. tabii yılın 61. dakikasında herhangi bir konfetili, meşaleli 61. dakika şovu veya kolbastı organize etmedik, bize yakışmaz, ama bu başarının küçük mütevazi bir kutlamasını kendi aramızda yapacağız.Ankara ve izmirden South Carolina'ya, Londa ve İstanbuldan Mogadişu' ya bütün takibana' lar 2010 yılında takibana ruhunun toplumun tüm tabakalarını daha fazla sirayet etmesi için terinin son damlasına kadar klavyelerine saldıracak.

2010 daha bereketli olacak dedik, daha çok yazı gireceğiz ve tüm takibana dostlarının buluşma noktası olarak kalmaya devam edeceğiz. daha çok yazı demek daha çok insana ulaşmak demektir. Son olarak Atilla ilhan' ın dediği gibi "Çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir."

Mutlu Yıllar Takibana Dostları
Happy New Year Tachibana Friends
Sentim Börki el-ıhvan ye Tekibana

2009'un son yazısı

Zaman 2009 yılının sonu; karmakarışık her şey..

Zaman 2010 yılının başı; nasıl toparlanacak her şey..

Her şey havada asılı kaldı sanki. Bu yıl da çok çabuk bitti. Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, söylediklerimiz, söyleyemediklerimiz, duyduklarımız; ne çok şey geçti aslında ama şimdi düşününce çok kısa sürdü her şey. Daha dün gibi yazın köyümde(artvin-macahel köyü ki her mevsim yağışlıdır) ayaklarımı uzatıp mis gibi yağmur kokusuyla balkondaki divanın üstünde düşündüklerim, daha dün değişti düşüncelerim..

Hep aynı soru yeni yıla girerken “nasıl geçti 2009?” ve “neler getirecek 2010?”. Çok şey geliyor akıla böyle sorunca, çok şey değişti tabi 2009’da ama benim aklıma ilk değişmeyen şeyler geliyor ve gülümsetiyor beni. Her şey değişir tabi ama “people don’t change” ve ben de hayatımdaki ‘değişmeyen insanlar’ı seviyorum.

Ve ölüm geliyor yine sessiz sessiz, yılın başında, ortasında, sonunda, her zaman ‘ben buradayım’ diyor. Her yakın ölüm sevdiklerinin ölümünü hatırlatıyor kendi ölümünden çok. Garip geliyor daha dün el salladığın insan bundan sonra yok. Her gün eve girerken görürdüm yan dairede pencerenin dibindeki divanında yatıyor olurdu yaşlı amca,el sallardı bana ve gülümserdi, ben yine her gün eve girerken penceresine bakacağım bu sefer perdeler kapalı olacak, hüzünleneceğim, bir süre sonra da belki de hiç var olmamış gibi gelecek. Hüzünlü bitiyor yıl..
…………….............

Yapılacak ve söylenecek çok şey var yeni yılda, başta bu yazıyı bitirmek, Takibana’nın yeniliklerine yenilik katmak, daha çok yazıyla daha çok fikir paylaşmak ve Bayan Takibana takipçileri artık sizin de sesinizi duymak.

Sevinçlerle başlasın yeni yıl..

özlm

29 Aralık 2009 Salı

Takibanist Açılım 2010'a Damgasını Vuracak!


--İş bu haber; Takibana Production adına bir bildiri niteliğindedir..--

2009 yılında internet alemine bomba gibi giriş yapan Takibana Production, bereketli geçen iki ay sonunda, kimi yazarların gündelik mesuliyetleri sebep göstererek blog'a karşı ilgisiz kalmasıyla rehavet sürecine girmiş, başyazarların çabalarıyla ve kemik okuyucu kadrosuyla ayakta kalmayı başarmıştır..

28 Aralık 2009 Pazartesi

İKTİSAT BİLİMİ ÜZERİNE-1

Değerli dostlar; bu yazımda izninizle bir iktisat bölümü öğrencisi olarak, iktisat biliminin içinde bulunduğu çıkmazdan ve iktisat öğrencilerinin bu çıkmazda nasıl boğulduklarından bahsetmek istiyorum.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Tıkanmışlıklarımız ve +2000 Üzerine


Blogun ilk halini hatırlıyorum da, 2 yazar ve 0 ( sıfır ) okuyucusuyla birlikte, emeklemeyi yeni bırakıp yürümek isteyen bir çocuğun heyecanı ve çabası içerisinde kendimizi var etme mücadelesi veriyorduk. Yaşadığımız ülkenin gerçeklikleri ve kapitalist düzenin boyunduruğunda yaşamanın güçlükleri arasında emekleme dönemini atlatıp ayaklanma dönemine girmemiz uzun bir süreci kapsadı. Bir yandan memleketin içerisinde bulunduğu iktisadi ve içtimai bunalımlar bizleri bunları dile getirmek için zorlarken, öte yandan bu bunalımın yarattığı hezeyan, bizleri hiçbir şey yapmamaya zorluyor ve yılgınlığa itiyordu. Tiksinmişliklerimiz kırgınlıklara yol açarken tıkanmışlıklarımızı tetikliyordu.

Bu durum kimi zaman kısa süreli durgunluk dönemlerine yol açsa da, kitlelerin bloga göstermiş olduğu ilgi ve takibanasayardaki ziyaretçi patlaması siteyi sürekli güncel tutma zorunluluğunu beraberinde getiriyordu. Özellikle en çok hasonun çabalarıyla takibanist mücadele ve ayaklanma hiçbir zaman dinmedi ve her yazı sahibinin katkısıyla site güncelliğini sürekli korumayı başardı. Bugün her biri sadece kendi alanında değil, her alanda söz sahibi olabilecek kadar donanımlı yazar kadrosuyla takibana üretmeye ve ziyaretçi rekorlarını kırmaya devam ediyor. ( yazı yayına hazırlandığı sırada güncel ziyaretçi sayısı 2.080 di ). Bu küçümsenmemesi gereken önemli bir başarıdır ve tesadüf değildir. Bizler memleketin ve dünyanın bozuk düzenine karşı yazılarımızla haykırmaya devam edeceğiz. Çünkü bu memleket bizim, bu dünya bizim, bu cehennem bu cennet bizim…

19 Aralık 2009 Cumartesi

yağmurla gelen - 2...


Kariyerimin zirvesindeydim...
Yazı yazdığım, fikirlerimi paylaştığım, kısmen de olsa hayatımı adadığım bloga hergün birlerce(1) hatta onbirlerce (11) insan akın ediyor, bizi çıldırasıya takip ediyorlardı. Korkuyordum ve bu korkumu blogun, gölgede kalan diğer yazarlarıyla paylaşıyordum. ama blog işi gönül işi özdeyişinden bihaber olan bu yazarlar, bu korkumu anlamıyor ve zafer sarhoşluğuna devam ediyorlardı. aylardan eylül, bilemedin kasım'dı. büyük bir özveriyle yazdığım ve doğal olarak kamuoyunu derinden sarsan, kasabaları çalkalayan "Takibana'da Takilbana şoku" adlı eserim, takibana içinde zelzelelere neden olmuş ve hemen ardını artçı şoklara bırakmıştı. blog yazarlarının veya yakınlarının özel hayatlarından çok çarpıcı kesitlerin yer aldığı bu haberden sonra uykularım bölünmüş noktazan deyince russian women'i, coshua deyince ebru gündeş'i ve bilimum kişi veya durumları anımsar olmuştum. yine öyle bir gündü...

12 Aralık 2009 Cumartesi

GILLA'YA MEKTUP...

Ve Gilla...bizim oralar da ayni guzel kardesim; nedense soyle baslamak geliyor icimden: bizi soracak olursan...biz de sizin gibi, size dusman diyenler gibi, size dusman diyenlere dusman diyenler gibi, buradakiler gibi, her yerde yer edinebilmisler gibi; hepimiz ama hepimiz, tarihi yazanlar gibi manyagiz...
Buyuz, bu saniyoruz; bununla olacak, bununla surecek saniyoruz...

10 Aralık 2009 Perşembe

yağmurla gelen...


kasvetli bir gündü...
Sırılsıklam ve gözlük camlarım buğulu halde o an benimmiş gibi görünen ama pek de tanıdık gelmeyen evimin kapısını açmak üzere cebimden anahtarlarımı çıkardım. anahtarı deliğe soktuğumda bir an, her zaman yaptığım ama neden yaptığıma dair hiç bir fikrimin olmadığı gibi

"ne olacak lan bu fenerbahçe'nin hali_?"

diye düşündüm.

8 Aralık 2009 Salı

Oldurme Uzerine Kisa Bir Not...

Hic bir oldurme hakli degildir, masum degildir; surecin getirisi degildir, yan etki degildir, zorunlu ve niyetlenilmeyen sonuc degildir; her oldurme cinayettir.
Her oldurmeyi oldurulenin bakisindan gormedikce cinayetler arasi muhasebe dansi oynanir o bildik, seytanlarin dans ettigi 'igne'nin ucunda.

5 Aralık 2009 Cumartesi

GERİCİ HAREKET İÇİNDE KADINLAR


Kadınlar, her birinde farklı biçimde konumlansalar da toplumsal hareketlerin temel dinamiklerinden biridir. Örneğin Türkiye solu kadın militanlığının yaygınlaşmasıyla daha özgün duyarlılıklar kazanırken, Kürt halkının mücadelesi ise kadının özgürleşme mücadelesi ile el ele gitmiş ve hareketin özgün bir karakter kazanmasında etkili olmuştur.

Takibana Production'da bana sonbahar yaprak dökümü!!!

Takibana Production'da bana sonbahar yaprak dökümü!!!
clemson(qq)-meksika sınırından amerika'ya geçmeye çalışan kaso/taso ikilisi kameralarımızdan kaçamadı! yönetim kurulundan alındığından bihaber olan kaso'nun yorumu merak konusu..

3'ün 1'i; kola kapağı ve zavallı edriyın

3'ün 2'si;kurbağaların sevinme zamanı

3'ün 3'ü;baba, kedi ve edriyın'ın gölgesi..